Tüm dünyada sol siyasetçilerin yaptığı her türlü salaklık sağ siyasete can suyu veriyor.
Evet, bu kadar da iddialıyım. İtirazı olan varsa aksini ispatlasın. Benim gibi düşünenlerin kanıtı ortada, Dünya’nın hali, Türkiye’nin hali….
Sağı her geçen gün daha güçlü, daha yenilmez yapmak sol partilerin varlık nedeni adeta.
Yazıya böyle başlayınca kendine hala ‘’sol’’ diyen CHP’den bahsettiğimi sandınız değil mi?...
Değil…
İsveç solundan ve sosyal demokratlarından bahsediyorum.
Duymamış olanlar için söyleyeyim:
İsveç’in sosyal demokrasisi Olof Palme’nin ölümüyle beraber hakkın rahmetine kavuştu.
Palme’den sonraki ‘’yeni’’ sosyal demokratlar ise dozunu her geçen gün arttıran bir biçimde sol gösterip sağ çaktılar.
Zavallı İsveç halkı politikacılar tarafından sürekli tokatlanmaktan o kadar sersemledi ki sırtını kime dayayacağını şaşırdı.
İş o dereceye geldi ki iktidarda olan sosyal demokratların halkın yaşam kalitesini yerle bir eden politikaları karşısında sağ partiler ‘’Biz bu kadarına cesaret edemezdik,’’ dediler.
Zamanın ruhu itibarıyla (nasıl bir ruhsa artık bu) aynı Türkiye’deki gibi İsveç’te de sağ ve sol birbirine karışmış durumda.
İsveç’teki sosyal demokratların yenilgisinin en önemli nedenlerinin başında sağın bile yapamadığı ekonomik düzenlemeler ile göçmen politikası geliyor. Bir de tabii ki ABD’nin kuyrukçuluğundan kurtulamamak…
Halk, aynı bizim diyarlarda olduğu gibi aslı varken sahtesine niye oy vereyim diyerek tekrar sağı başa getirdi ve İsveç gibi sosyal demokrasinin bayraktarlığını yapan bir ülkede ‘’sağ’’ yükselen değer oldu, olabildi.
Ermeni meselesinde İsveç parlamentosunun aldığı karar da tüm bu anlattıklarımdan bağımsız bir durum değil.
İsveç’teki sosyal demokratlar (Irak işgalinde olduğu gibi) Amerika’nın kuyrukçuluğunu yaptılar yine ve ABD’li meslektaşlarını taklit edercesine 1 oy farkla Türkiye’yi soykırımcı ilan etme kararı aldılar. Ve bunu yapanlar sol partiler. Blok kararla…
İsveç’te yaşayan gazeteci Abdullah Gürgün: ‘’İsveç’te perşembenin geleceği çarşambadan da, salıdan da, pazartesiden de belliydi. Gazeteler, radyolar, televizyonlar bu tür haberlerle dolup taşıyordu ama Türkiye ve temsilciliklerinden ses çıkmıyordu.’’ diyor.
Doğru diyor ama, ses çıksaydı da sonucun değişeceğine pek inanmıyorum ben. Hatta ters tepki bile olabilir ve 1 değil çok oy farkı ile geçebilirdi yasa. İsveç’in bağımsız (!) düşünen aydınlarının Türk diplomalatlarından gelen itiraz ve tepkilere nasıl cevap verdiğini Gürgün de çok iyi bilir.
Ayrıca bu durum, Türkiye’deki cunta rejimlerinin doğal bir sonucu olarak, İsveçli sol partiler tarafından yıllarca oya gibi işlenen Türkiye karşıtı ‘’özel’’ bir politikanın sonucudur.
Ve bu sonuçta az veya çok herkesin payı var: Türkiye’deki tüm iktidarların; Dışişleri Bakanlığına bağlı diplomatların; büyükelçilerin; İsveç’te yaşayan tüm Türkiyelilerin; İsveçliden daha çok İsveçli olmuş, Türkiye’nin yanlışlarına saplanıp kaldığı için doğrularını görmezden gelen Türkiyeli aydınların; İsveç’teki sözde ‘’Türk’’ derneklerinin vs.vs…
Tasarı –benim için hiç de sürpriz olmayan bir şekilde- onaylanınca aklıma ilk gelen düşünce ‘’Tarihin ‘bağımsız’ tarihçiler tarafından tartışılması gerektiğin ne yapsak anlatamayacağız bunlara. En iyisi biz de aynısını yapalım,’’ oldu.
İsveç’in hal-i pür melalini iyi bilenlerden Abdullah Gürgün de aynı şeyi düşünmüş ve demiş ki:
‘’Bence şimdi ilk yapılacak iş TBMM’de İsveç’in Laponlara uyguladığı soykırımı kabul etmektir. Yalnız bu değil ABD’nin Kızılderililere, Japonlara, Vietnamlılara, Kamboçyalılara, Iraklılara, Afganlara karşı soykırım uyguladığı, Fransızların Cezayirlilere vb. soykırım uyguladığı karara bağlanmalıdır….’’
Aynen katılıyorum.
Tarihe not düşmek adına, bu gezegene asırlar boyu kan kusturan bütün katliamlara, bütün zalimlere tepki vermek adına yapalım bunu.
Şunu da unutmayalım ama: Eğer Türkiye, resmi tarihin yalanlarıyla uyutmasaydı halkını; bu toprakların dürüst ve namuslu aydınlarının hakikatin peşinde koşmasına ve tarihteki hatalarımızın serbestçe tartışılmasına, yani tarihten ders alınmasına izin verseydi bugün bambaşka noktada olacaktık.
En azından ortalık, bu işten ekmek yiyen, tarihsel acıları gelir kapısına çevirmiş, tarihi parayı aldığı lobi kuruluşunun görüşlerine uygun şekilde manipüle eden ''sözde'' tarihçilere kalmayacaktı.
Düşünsenize memleketin en önemli aydınlarından olan Baskın Oran, Ermeni meselesini kırk yaşından sonra öğrenmiş (Balçiçek Pamir’in programında kendisi söyledi)... Zamanının en güçlü medya patronlarından, aileden gazeteci Dinç Bilgin, Kürtçe diye bir dilin olduğunu gücünün zirvesindeyken ‘’tesadüfen’’ duymuş.
(Ben de onlardan çok farklı değilim elbette. Kürtçe'den üniversitedeki bir kütüphane çalışmam sırasında ''tesadüfen'' haberdar oldum ancak. Ama, üzerinize afiyet, ''esrar'' diye bir uyuşturucu olduğunun bilgisini de ancak o yaşlarda edinmiştim ben.)
Her neyse, bu iki örnek eğitim sistemimizin ve medyamızın halini o kadar iyi anlatıyor ki insanın başka söz söylemeye mecali kalmıyor.
***